17 EKIM 2006 SALI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
17 Ekim 2006 Tarihli ve 26322 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YASAMA BÖLÜMÜ
KANUN
5551 Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLAR KURULU KARARI
2006/11083 4/7/1956 Tarihli ve 6772 Sayılı Kanun Kapsamına Giren Kurumlarda Çalışan İşçilere, 2006 Yılında Yapılacak İlave Tediyenin Tamamının 18/10/2006 Tarihinde Ödenmesi Hakkında Karar
BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığına, Milli Savunma Bakanı M. Vecdi GÖNÜL’ün Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Devlet Bakanı Ali BABACAN’a, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif ŞENER’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Bayındırlık ve İskan Bakanlığına, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla KOÇ’un Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Sağlık Bakanlığına, Devlet Bakanı Mehmet AYDIN’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Çevre ve Orman Bakanlığına, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı M. Hilmi GÜLER’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
SINIR TESPİT KARARI
— Sınır Tespitine Dair Karar
ATAMA KARARLARI
— Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna Ait Atama Kararları
YÖNETMELİKLER
— Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü Memurları Sicil Amirleri Yönetmeliği
— Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü Memurları Disiplin Amirleri Yönetmeliği
— Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü Sözleşmeli Personeli Disiplin Amirleri Yönetmeliği
— Elektrik Piyasası Dağıtım Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Elektronik Kimlik Bilgisini Haiz Cihazlara Dair Yönetmelik
— Elektronik İmza Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Alkol ve Alkollü İçkilerin İç ve Dış Ticaretine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Çankaya Üniversitesi Önlisans, Lisans Eğitim-Öğretim ve Sınav Değerlendirme Esaslarına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
KURUL KARARI
— Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun 1997 Sayılı Kararı
YARGI BÖLÜMÜ
SAYIŞTAY KARARI
— Sayıştay Genel Kurulu İçtihadı Birleştirme Kararı (E. No: 2006/1, K. No: 5168/1)
Şemdinli için bozma istedi
Oya ARMUTÇU / ANKARA/HÜRRİYET
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok, Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanması davasında 39.5 yıl hapse mahkûm edilen iki astsubayın mahkûmiyet kararlarının bozulmasını isterken, ilginç sorular yöneltti.
Ok, yıldırım gibi sonuçlanan Şemdinli davası için jet hızıyla hazırladığı tebliğnamede, "Bomba var diye bağıran kitabevi sahibi Seferi Yılmaz arka taraftan nasıl 1.5 saniyede dışarı çıktı ve yaralanmadı" diye sordu.
MAHKEMENİN ZAAFI
Kitabevinde keşif yapan Şemdinli Asliye Ceza Mahkemesi’ni, "Yetersizlik ve zaafa düşmek, çelişkili davranmakla" suçlayan Ok, "Berrak delil ortamı yaratılmadı" dedi.
SARIKAYA’NIN YANLIŞI
Suçun ’kesin’ olarak, "Devlete karşı suç olmadığını" ve Savcı’nın (Ferhat Sarıkaya) ceza maddesi sevkini yanlış yaptığını savunan Ok, dosyanın ’Görevsizlik’ kararı ile Hakkári Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesi gerektiğini bildirdi. Ok, genel ve özel yetkili Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bazı hukuk kitaplarını kaynak göstererek, ’Hatalı anlama ve yorum sonucu’ davaya baktığını belirtti.
ÖRGÜTÜN VARLIĞI AFAKİ
Tebliğnamede, "Afaki düşüncelerle, suç örgütünün varlığının kabul edildiği, sanıkların bu örgütün mensubu oldukları ve bu örgüt adına eylem yaptıklarından bahisle suç örgütüne üye olmaktan mahkumiyetlerine karar verildiği" savunuldu.
USUL, ESAS, EKSİK SORUŞTURMA
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın adının geçmesiyle büyük tartışma yaratan ve /_newsimages/2309753.jpgsavcısı Ferhat Sarıkaya’nın ihracına neden olan Şemdinli davasının temyizinde ilk aşama tamamlandı. Başsavcılık, sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz’e, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, ’Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs etmek’ suçlarından verilen 39 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasının "usul, esas ve eksik soruşturmadan" bozulmasını talep etti. Tebliğname dün temyiz incelemesini yapacak Yargıtay 1. Ceza Dairesi’ne gönderildi. 12 sayfalık tebliğnamenin daire için bağlayıcılığı yok. Ancak, Daire kararları yüzde 90 tebliğnamedeki görüş doğrultusunda çıkıyor.
Soru, çelişki ve tespitler
İŞTE O SORULAR
Otomobildeki bombaların değiştirilme olasılığının olup olmadığı?
El bombaları Umut Kitabevi’nin açık bulunan kapısı yerine neden vitrin camı kırılarak içeri atıldı?
Seferi Yılmaz "Bomba var" dedikten sonra dükkanın arkasından 1.5 saniyede dışarı nasıl çıktı ve nasıl yaralanmadı?
Bombaları attığı söylenen Veysel Ateş neden hemen pasaj çıkışı değil 114 metre koşup, diğer sanıkların yanına gittikten sonra yakalandı?
Veysel Ateş’in pasajdan çıkıp karşı tarafa geçtikten sonra yol durumu itibarıyla aracı ve diğer sanıkları görebilecek durumda olup olmadığı ve cep telefonu bu durumda kullanıp kullanamayacağı?
Sanık Ali Kaya’nın, Veysel Ateş’e, "Bombanın patlayıp patlamadığını" sormasının icaplı olup olmadığı?
Patlamadan sonra pasajdan gri montlu bir şahsın çıktığını bu şahsın Ali Kaya olduğunda ısrar eden tanıklarla, olay yerinden uzaklaşan şahsın kahverengi montlu Veysel Ateş olduğunu söyleyen tanıklar arasındaki açık çelişkinin neden giderilmediği?
SİYAH EVRAK ÇANTASI
Olay yerinde toplanan kişilerin kontrolüne geçmiş olan araç tahrip edilirken, araçtaki eşyalar ve siyah evrak çantası ile çantadan çıkartılan dosyalar orada bulunan kişilerce alınarak götürüldü.
BAGAJDA BEYAZ TORBA
Olay anında astsubayların aracının bagajı açılarak çekilen görüntülerde bagajda açıkta 3 adet tüfek ve şarjörler bulunduğu görülmüştür. Olayın büyümesi sonucu, yaklaşık 4.5 saat devletin emniyet ve askeri kuvvetlerinin denetiminden çıkan aracın bagajı kimliği belirsiz kişilerce yeniden açılmış ve daha önce bagajda açıkta duran 3 adet silah ve bu silahlara ait şarjörler olaylar sırasında çekilen görüntülerden farklı olarak beyaz bir torba içerisinden çıkartılıp yol üzerine dizilerek görüntü kayıtları yapılmıştır.
Canan: Çavuş'u ateş açarken gördüm
TÜRKER KARAPINAR Ankara/MİLLİYET
CHP Hakkâri Milletvekili Esat Canan, uzman çavuş Tanju Çavuş'un, Şemdinli'de Umut Kitabevi'nin bombalanmasının ardından kalabalığın üzerine ateş açarak bir kişinin ölümüne, 5 kişinin yaralanmasına neden olduğu iddiasıyla yargılandığı dava kapsamında Ankara'da tanık olarak ifade verdi. Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesi'ne talimatla ifade veren Canan, "Çavuş'un ateş açması üzerine keşif yapılamamıştır" dedi.
AİHM: Türbanlı fotoğrafla kayıt yapılamaz
Zeynel LÜLE / STRASBOURG/HÜRRİYET
Marmara Üniversitesi’ne "türbanlı" fotoğraf verdiği için kaydı yapılmayan Emine Araç’ın 2002 yılında yaptığı başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kabul edilir bulunmadı.
AVRUPA İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), "türbanlı fotoğraf" sunarak üniversiteye kayıt yaptırmak isteyen öğrencilerin davasını reddetti. Böylelikle 1993’te aldığı benzer kararın içtihadını sürdürdü. AİHM, Marmara Üniversitesi’ne kayıt yaptırırken "türbanlı bir fotoğrafını" veren ve bu nedenle kaydı yapılmayan Emine Araç’ın, 2002 yılında yaptığı başvuruya "ret" kararı aldı. Araç, üniversitenin kararının "din ve vicdan" özgürlüğünü kısıtladığını belirtmiş ve aynı zamanda eğitim hakkının engellendiğini belirtmişti. Strasbourg Mahkemesi, Araç’ın başvurusunu "kabul edilebilir" bulmadı.
İLKİNİ HATIRLATTILAR
Mahkeme gerekçeli kararında, halen AKP Kahramanmaraş Milletvekili olan Mehmet Ali Bulut’un eşi Lamia Bulut’un 1988’de açtığı ve 1993’te sonuçlanan davasını hatırlattı ve türbanlı fotoğraf sunduğu için diplomasını alamayan bu başvurunun reddedildiğini de belirtti. AİHM, bir öğrenciye başı açık bir fotoğrafla kayıt yaptırma zorunluluğu uygulamasının o öğrencinin dini vecibelerini yerine getirme özgürlüğünü kısıtlamadığını belirtti. AİHM, bu tür kuralların uygulanması ile ilgili, ülkelerin geniş yargı alanı bulunduğunu belirtti. Araç’ın kendisine "ayrımcılık" yapıldığı yönündeki itirazı da kabul edilmedi, mahkeme, uygulamanın bir dine ya da cinsiyete yönelik değil, "kimlik tespitine" yönelik olduğunu belirtti.
Yumurtadan 301 çıktı
Nobel'li Orhan Pamuk'tan, roman kahramanına kadar geniş alanda uygulanıp Türkiye'nin başını ağrıtan 301. madde, şimdi de Başbakan'ı protesto için yumurta atan genci yakabilir
ADNAN KESKİN /RADİKAL
ANKARA - Sonunda yumurta da 301'lik oldu. Mersin'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a protesto amacıyla yumurta atan dokuz genç hakkında açılan davada, savcı esas hakkındaki mütalaasında bir sanığa ceza, sekizine ise beraat istedi. Ancak mahkeme başkanı, atılı suçun Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesi (hükümeti aşağılama) kapsamına girebileceğini belirterek, sanıklardan ek savunma istedi.
Nobel ödülü alan Orhan Pamuk, 'Baba ve Piç' adlı romanın yazarı Elif Şafak gibi birçok aydın hakkında işletilmesi nedeniyle çok tartışılan TCK'nın 301. maddesinin yumurta eylemini de kapsaması istenen dava, şubatta açılmıştı. 11 Şubat'ta Mersin'e giden ve burada bir çiftçiyle tartıştıktan sonra miting düzenleyen Erdoğan, Halkevleri üyesi bir grup genç tarafından yumurta atılarak protesto edilmişti. Yakalanıp tutuklanan gençler hakkında 'Erdoğan'a hakaret ve izinsiz gösteri'den ayrı ayrı davaaçılmış, gençler daha sonra tahliye edilmişti.
Görüntülerde yok
Davada son dönemece girilirken ilginç gelişmeler oldu. Son duruşmada, olay gününe ait video kasetler incelendi, ancak hiçbirinde yumurta atma anının görüntülere takılmadığı görüldü. Ardından savcı Heyrettin Semerkant, esas hakkındaki mütalaasında sanıklardan Mahir Mansuroğlu'nun Başbakan Erdoğan'a halkı selamladığı sırada yumurta atarak hakarette bulunduğunu belirterek TCK'nın 125/1, 3/a ve 4. fıkraları uyarınca (bir yıldan üç yıla kadar hapis) cezalandırılmasını istedi. Savcı, diğer sekiz sanığın yumurta attıklarına ilişkin yeterli kanıt olmadığı için bu suçtan beraatlerine karar verilmesini istedi. Savcı, olayda 2911 sayılı yasaya aykırı
'izinsiz gösteri-polise mukavemet' suçlarından da tüm sanıklar için beraat istedi.
Hâkim: Yumurta 301'lik
Hâkim Hamit Sarak, savcının mütalaasını dinledikten sonra, suçun savcının söylediğinin aksine sanıklar hakkında TCK'nın 301/2.maddesinin uygulanması ihtimali bulunduğunu belirtti ve bu ihtimale karşılık da sanık avukatlarına ek savunma hakkı verdi. Sanık avukatları, mahkeme hâkiminin suçun 301. madde kapsamında değerlendirilebileceğine ilişkin görüşüne, "Buna katılmıyoruz, davada 301. maddenin uygulanma yeri yoktur" diyerek karşı çıktı.
Avukatlar, savcının sekiz sanıkla ilgili beraat istemine katılırken, ceza istenen tek sanıkla ilgili savunma yapmak için süre talebinde bulundu.
Karar bugün
Hâkim Sarak'ın, avukatlara süre verdiği için ertelediği davaya bugün devam edilecek, dolayısıyla tüm savunmaların da tamamlanması halinde karar açıklanabilecek. Mahkemenin, beraat vermemesi halinde, savcının istediği gibi sadece Erdoğan'ın şahsına hakaret yerine, TCK 301. maddeye muhalefetten (hükümete hakaret) ceza vermesi bir ilk oluşturacak. Hâkimin gençlerden ek savunma istediği TCK 301/2. 2. fıkrası, 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetini, devletin yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağılayanlara' altı aydan iki yıla kadar hapis öngörüyor.
İstihbarat raporu yüzünden yurtdışına gidemeyen öğretmen, AİHM'ye başvurdu
Mehmet Kuru, Eskişehir/ZAMAN
Milli Eğitim Bakanlığı'nın, istihbarat raporlarına dayanarak yurtdışı görevini iptal ettiği 20 yıllık öğretmen Abdullah Yılmaz, hakkını aramak için son çare olarak AİHM'ye başvurdu.
Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni Abdullah Yılmaz, Milli Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Eğitim-Öğretim Genel Müdürlüğü'nün Türk topluluklarında ihtiyaç duyulan öğretmen açığını gidermek amacıyla 2000 yılında açtığı sınavı 2. sırada kazandı. Ancak, bakanlık, 'eşi tesettüre uygun giyiniyor' şeklindeki istihbarat bilgileri doğrultusunda Yılmaz'ı yurtdışı görevine atamadı. Bunun üzerine kararın iptali için Danıştay'a başvuran Abdullah Yılmaz, buradan da olumsuz cevap aldı. Danıştay 2. Dairesi'nin de Milli Eğitim Bakanlığı'nın tasarrufunu doğru bulması üzerine iç hukuk yolları tükendiği için hakkını AİHM'de aramaya karar verdi.
Abdullah Yılmaz'ın avukatı Vahap Ata, 6 ay süren bir ekip çalışmasının ardından 200 sayfalık dosyayı tamamladıklarını ve müvekkilinin maddi ve manevi zararının tazmin edilmesi için AİHM'ye gerekli başvuruyu yaptıklarını söyledi. Ata, "Burada bizim en birinci hedefimiz haklı olan müvekkilimin haklılığını tespit etmek ve tescil ettirmek. Maddi ve manevi olarak oluşan zararı da tazmin etmek istiyoruz." diye konuştu.
Eşi başörtülü bir öğretmenin MİT raporu gerekçe gösterilerek yurtdışına atanmamasını haklı bulan Danıştay 2. Dairesi'nin, sol görüşlü başka bir öğretmen için "somut bilgi ve belgeye dayanmayan istihbari bilgilerin, sınavda başarılı olan bir öğretmenin yurtdışına gönderilmesine engel oluşturmayacağı" şeklinde karar verdiği ortaya çıkmıştı.
Evcil dosyasına bakacak mahkeme bulunamıyor
Büşra Erdem, İstanbul/ZAMAN
Erol Evcil'in lideri olduğu iddia edilen 'kara para aklama' çetesine ilişkin davaya hangi mahkemenin bakacağına Yargıtay karar verecek. Mahkemelerin 'görevsizlik' kararı vermesi, davaya hangi mahkemenin bakacağı sorununu ortaya çıkardı.
Bursa Ağır Ceza Mahkemesi 'silahlı çete var' diyerek dosyayı İstanbul'a gönderdi. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi de Evcil'in lideri olduğu çetenin silahlı olduğu gerekçesiyle dosyanın Bursa mahkemelerinde görülmesi gerektiğini bildirdi. Bunun üzerine dosya Yargıtay'ın uyuşmazlık dairesine gönderildi. Evcil'in kara para aklama dosyasına bu şekilde 3 kez savcılık, 2 kez de mahkeme olmak üzere toplam 5 kez görevsizlik kararı verilmiş oldu. Alaattin Çakıcı'nın yurtdışına kaçışına ilişkin soruşturma kapsamında Erol Evcil'in kara para akladığı ve dolandırıcılık yaptığı iddia edilmiş ve soruşturmayı yürüten değişik mahkemelere giden dosya için her defasında 'görevsizlik' kararı verilmişti.
Yeşil’in oğluna hakim fırçası
Ayşegül USTA/İSTANBUL/HÜRRİYET
Kamuoyunda’nda ’Yeşil’ olarak tanınan Mahmut Yıldırım’ın oğlu Murat Yıldırım, çete lideri olduğu gerekçesiyle hakim karşısına çıktığı ilk duruşmada Mahkeme Başkanı Şeref Akçay’dan azar işitti.
İstanbul 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada 75 yıla kadar hapsi cezası istenen ve şimdiye kadar susma hakkını kullanan Murat Yıldırım, Habip Durmuş’un vurulmısını azmettirdiği yönündeki iddiaların asılsız olduğunu öne sürdü. Hakim Akçay, suçlamaları kabul etmeyen ve olayların alacak-borç ilişkisi olduğunu anlatan Yıldırım’a, "Senin özelliğin ne? Niye alacak olayında sen devreye giriyorsun? Ev satılınca sen devreye giriyorsun? İstanbul’da avukat mı yok? Adliyeler niye var? Biz niye varız?" dedi. Murat Yıldırım da "Birbirlerine güvenmiyorlardı. Tarafları tanıdığım için bana geldiler" diye yanıtladı. Durmuş’un vurulmasında Alanya’da olduğunu belirten Yıldırım, Rafet Yıldız adına düzenlenen kimlikleri taşıdığını da sözlerine ekledi. Durmuş’u vurduğu öne sürülen Resul Kaya ise sadece korkutmak için yere ateş ettiğini söyledi. Mahkeme heyeti tutuklu 9 sanıktan Maşuk Özger ile Hasan Şentekin’in tahliyesine karar vererek duruşmayı erteledi.
Dördüncü'ye çifte ceza
NEZİH GÜROL İstanbul/MİLLİYET
Selanik'teki Atatürk Evi'nde bulunan şeref defterine yazdığı yazı nedeniyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ve hükümete hakaret suçundan yargılanan Fethi Dördüncü (83), iki ayrı davadan toplam 16 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dördüncü'nün yaşını dikkate alan mahkeme, cezayı 9 bin YTL para cezasına çevirdi.
Şeref defteri
Dördüncü, İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nde hâkim karşısına çıktı. Mahkeme, Erdoğan'a karşı sanığın eleştiri sınırlarını aştığı gerekçesiyle 10 ay hapis cezası verdi.
Dördüncü, daha sonra aynı mahkemede, Selanik'teki şeref defterine yazdığı yazı nedeniyle hâkim karşısına çıktı.
AKP’li Fatma ŞahinVekile Feraye davası
Neslihan KESKİN / MERKEZ/SABAH
İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi'ne avukatı aracılığıyla başvuran Kaya Çilingiroğlu, AKP Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin'in televizyon kanalları ve gazetelere yaptığı konuşmada kendisine hakaret ettiğini savunarak 1 YTL'lik dava açtı. Milletvekili Şahin'in dava konusu konuşmada, "Kaya Çilingiroğlu'nun çocuğu olmadan önceki durumu, çarpık bir ilişkidir. Hülya Avşar'ın çocuk olduktan sonra tebrik etmesi de sahte ilişkiler olarak değerlendirilmelidir. Nereden bakarsanız bakın bedelini çocuk ödeyecek" dediğini hatırlatan Çilingiroğlu'nun avukatı, özel hayatın kimseyi ilgilendirmediğini söyledi. Müvekkilinin sosyal ve toplumsal hayatında tercih yapmakta serbest olduğunu hatırlatan avukat Dilli dilekçede, şöyle dedi: "Kişisel haklara açıkça saldırıdır. Tüm ailesinin şerefine, itibarına ve haysiyetine yönelik ifadelerdir. Eleştiri sınırını aştı, küçük düşürdü.
İşten kovulan kapıcı asansörü haczettirdi
NEŞET KARADAĞ DHA/MİLLİYET
Adana’da, işten çıkarılan kapıcı Döndü Akıllı (41), tazminatı verilmediği gerekçesiyle açtığı davayı kazanınca 12 katlı apartmanın asansörüne haciz koydurdu.
Toros Mahallesi’ndeki Petek Apartmanı’nın yönetimi, ‘uygunsuz hareketlerde bulunduğu’ iddiasıyla kapıcı Döndü Akıllı’nın işine son verdi. Akıllı da sigortasız çalıştırıldığı ve sosyal haklarının verilmediği gerekçesiyle alacak davası açtı. Mahkeme, Akıllı’ya 13 bin YTL ödenmesine karar verdi.
Ancak para ödenmeyince Akıllı, avukatı aracılığıyla apartmanın asansörüne haciz koydurdu. İcra memurları, asansörün parçasını sökerek yediemine teslim etti. Merdivenleri kullanmaktan bıkan apartman sakinleri, sonunda kapıcı ile anlaşma yoluna gitmeye karar verdi.
Savcı: İşkence için kasıt gerekir
Savcılık, ünlü futbolcu Ali Rıza Sergen Yalçın’ın, bir dergi için çektirdiği ve 3 yaşındaki bir çocuğu ayaklarından tutarak, baş aşağı sarkıttığı fotoğrafta, “kötü muamele ve eziyet” yaptığı gerekçesiyle yürüttüğü soruşturmada ‘takipsizlik kararı’ verdi.
Başsavcılık gerekçesinde, benzer hareketlerin toplumda ‘çocukla şakalaşmak, oynamak ve sevmek’ amacıyla görüldüğüne dikkat çekerek, ‘işkence olması için kasıt gerekir” dedi. Dava açılması durumunda ünlü futbolcu Ali Rıza Sergen Yalçın’ın, Türk Ceza Yasası gereğince 8 yıla kadar ağır hapis cezasının isteneceği soruşturma, şikayet üzerine başlamıştı. Pediatri Birliği Derneği, “Bu hareket kötü muamele ve çocuk istismarıdır” diyerek, savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu.BUGÜN
Barolarda eski başkan dönemi
NEZAHAT ALKAN/BİRGÜN
YÖNETİMİ iki yılı dolduran toplam 58 baroda genel kurullar tamamlandı. 24 baroda geçtiğimiz hafta sonu baro başkan ve yönetimleri belirlendi. Başta İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakın ve Antalya olmak üzere pek çok baroda yeni dönem yönetimi eski başkanlar ve listelerine teslim edildi.
İstanbul Barosu'nda Önce İlke Grubu'nun adayı Kazım Kolcuoğlu 3. kez, Ankara Barosu'nda Vedat Ahsen Coşar 2. kez, İzmir Barosu'nda Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu adayı Nevzat Erdemir 2. kez, Diyarbakır Barosu'nda Sezgin Tanrıkulu 3. kez, Antalya Barosu'nda Zeki Durmaz 3. kez, Manisa Barosu'nda Remzi Demirkol 3.kez, Zonguldak Barosu'nda Erol Mekik 2. kez başkanlık koltuğuna oturdu.
BAROLARDA SON DURUM
» İstanbul Barosu seçiminde Kazım Kolcuoğlu, geçerli 15 bin 297 oyun 6 bin 387'sini alarak yeniden başkan oldu. » Ankara Barosu seçiminde Vedat Ahsen Coşar, 3 bin 177 oy alarak, yeniden baro başkanlığına seçildi. Baroda Birlik Grubu'nun adayı Salih Çelen 1823 oy alırken, Çağdaş Avukatlar Grubu'nun adayı Hüseyin Yüksel Biçen'e de 589 oy verildi.
» İzmir Barosu seçiminde Nevzat Erdemir 2 bin 41 oy aldı. Yönetim kurulu, şu isimlerden oluştu: Günhan Baydoğan, Abdülkadir Ön, Atilla Ertekin, Ferda Kardelen, İrfan Koçana, Lale Özberk, Mehmet Kozan, Muhittin Üs-tündağ, Özdemir Sökmen, Pınar Tatlı. » Diyarbakır Baro seçimlerinde Sezgin Tanrıkulu, geçerli 464 oydan 206'sını aldı. » Antalya Barosu seçimlerinde Zeki Durmaz 511 oy alarak, ilk kez üstüste üç kez başkanlığı kazanan isim oldu.
» Manisa Barosu seçimlerinde Remzi Demirkol, 550 avukatın 283'ünün oyunu aldı. » Zonguldak Barosu seçimlerinde Erol Mekik, 239 avukatın 199'unun oyunu aldı. » Konya Barosu seçimlerinde Hasan Özen, 407 oy aldı. Diğer adaylardan Süleyman Boyalı 363, Ziya Sevgili de 295 oy aldı. » İsparta Barosu seçimlerinde Gamze Budak, kayıtlı 197 avukatın oylarının 68'ini aldı. Böylece İsparta Barosu'nda ilk kez bir kadın başkanlık koltuğuna oturdu.
Özgürlüklerden yana tavrımız sürecek
Metin Arslan/ZAMAN
İkinci kez Ankara Barosu Başkanlığı'na seçilen Vedat Ahsen Coşar, ifade, din ve vicdan özgürlüğünden yana gösterdikleri tavrın devam edeceğini söyledi. Coşar, baro başkanlığı seçimlerine katılan 5 bin 588 avukattan, 3 bin 176'sının oyunu alarak ikinci kez seçildi.
Seçimlerin ardından tebrikleri makamında kabul eden Coşar, "Baronun ifade ve inanç özgürlüğünden yana gösterdiği tavır sürecek mi?" sorusuna "Bizi başkalarından farklı kılan o duruşumuz. İfade, din ve vicdan özgürlüğünden yana tavrımız devam edecek." diye cevap verdi.
Demokrasinin herkesin katkı yapması gereken bir kurum olduğunu, göreve gelmesinden bugüne dek demokrasiye katkı yaptıklarını vurgulayan Baro Başkanı Coşar, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının önemli unsurlar olduğunu kaydetti. Coşar, şöyle konuştu: "Din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü ile seçme özgürlüğü insan haklarının başında geliyor. En önemli olanlardan biri de seçme özgürlüğü. Birbirimize benzersek zamanla kokuşmaya başlarız. Herkes birbirine benzerse o toplumda gelişme olmaz. Sovyet toplumunu çökerten bu tek tipliliktir. Herkesin farklı olmaya hakkı var. Farklılıklara tahammül etmezsen kavga çıkar. Demokrasi, farklılığı kurucu unsur olarak görmektir."
Demokratik Sol Avukatlar Grubu'nda ikinci kez aday olmama geleneğini yıktığı eleştirilerine de cevap veren Coşar, "Seçimlere girerken, gelenek tartışılmaya başladığı zaman gelenek gelenek olmaktan çıkar demiştim. Ankara Barosu'nda 9-10 yıldır bu gelenek tartışılıyordu. Gelenek tartışmasıyla ilgili cevabı önseçim ve genel kurulu kazanarak verdiğimi düşünüyorum." dedi. Seçimlere girmeden önce, kazanacağından emin olduğunu söyleyen Coşar, "Öyle ki odamdaki eşyalarımı dahi toplamadım." diye konuştu. Coşar, sonuçların açıklanmasının ardından ilk tebrik telefonunu, Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek ile CHP Genel Sekreteri Önder Sav'dan aldığını ifade etti.
GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara/MİLLİYET
Adalet Bakanlığı'nın Türkiye genelinde yargının işleyişinin hızlandırılması için geliştirdiği, Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) savcıların tepkisini çekti.
UYAP, Türkiye genelindeki adliyeleri internet aracılığıyla birbirine bağlayan, hâkimlerin ve savcıların üzerinde çalıştıkları davayla ilgili emsal kararları, sanık - tanık bilgilerini görmesini sağlayan bir proje. Ancak UYAP'ta uygulanan bir sistem savcıların tepkisine neden oldu. Yürüttükleri tüm soruşturmalar sonunda takipsizlik kararı vermek ya da iddianame hazırlamak zorunda olan savcılar, bu kararların başsavcı veya vekilinin denetiminden geçmeden işleme konulamadığını fark etti.
UYAP'ın yargı bağımsızlığını etkilediğini öne süren savcılar, Anayasa'ya göre işlemlerinin denetlenemeyeceğini, önemli iddianamelerin başsavcı gözetiminde hazırlandığını, ancak sistemin sürekli denetime açık olduğunu belirtti. Savcılar, bakanlıktan sistemin değiştirilmesini istedi. Yargıçlar ve Savcılar Birliği de, sistemi incelemeye aldı.
Tanıklara Hollywood tarzı koruma geliyor
RADİKAL - ANKARA - Ceza davalarında yaptıkları tanıklıklar nedeniyle kendilerinin veya yakınları tehlike altında bulunanların devletçe korunmasını zorunlu kılan Tanık Koruma Kanunu tasarısıyla Hollywood'vari tedbirler getiriliyor. Bakanlar Kurulu'nda dün imzaya açılan tasarıda yer alan bazı düzenlemeler şöyle:
· Tanık koruma tedbirleri, ceza muhakemesinde tanık olarak dinlenenlerle tanık olarak dinlenen suç mağdurlarını kapsayacak.
· Tanık dinlenenlerin nişanlısı, evlilik bağı kalmasa bile eşi, üçüncü dereceye kadar kan bağı olan yakınlarıyıla ikinci dereceye kadar hısımları ve yakın ilişki içinde olduğu kişiler koruma kapsamına alınabilecek.
· Tanıkların kimlik ve adres bilgileri gizli tutulacak.
· Duruşmada hazır bulunlar ses veya görüntüsü değiştirilerek özel ortamda dinlenebilecek.
· Tutuklu-hükümlü olan tanıklar durumlarına uygun cezaevlerine yerleştirilecek.
· Tanıklara fiziki koruma sağlanacak, silah ruhsatı verilecek. Tanıkların kimlik ve ilgili diğer bilgi ve belgelerle adli sicil, askerlik, vergi, nüfus, sosyal güvenlik vb. bilgi ve kayıtları değiştirilecek.
· Gerektiğinde bu kişilerin yurtiçinde başka bir yerleşim biriminde yaşaması sağlanacak. Hatta geçici olarak başka bir ülkeye de gönderilebilecekler.
· Tanıkların fizyolojik görünümü de değiştirilebilecek.
· Geçici olarak geçimini sağlamak amacıyla maddi yardımda bulunmanın yanı sıra tanıklık yapanların işe yerleştirilmesi, işyerinin ve okulun değiştirilmesi söz konusu olabilecek.
MHP, Özdağ'ı sahtekârlıkla suçladı
RADİKAL - ANKARA - MHP, 19 Kasım Pazar günü yapılacak kongrede Devlet Bahçeli'nin karşısına genel başkan adayı olarak çıkma kararı alan Prof. Dr. Ümit Özdağ hakkında parti üyesi olmadığı ve evrakta sahtecilik yaptığı iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.
MHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Nacar, Özdağ'ın Artvin'in Yusufeli ilçe teşkilatına üye olmak için girişimde bulunduğunu, ancak yasa ve tüzüğe uygun olmadığı için bu girişiminin sonuçsuz kaldığını bildirdi. Siyasi partilere üye olacak kişilerin ikametlerinin bulunduğu ilçe teşkilatına üye olmak zorunda olduğunu kaydeden Nacar şöyle dedi: "Özdağ, MHP'ye üye olmak için sahtekârlık yapmıştır. Sahte ikamet belgesiyle üye olmak, MHP'ye sızmak istemiştir. Ankara'da ikamet ettiği, çalışma hayatını Ankara da sürdürdüğü halde, Artvin ili, Yusufeli ilçesinde mukim olduğuna dair sahte ikamet belgesi düzenleterek sahtekârlık yapmıştır." İddiayı reddeden Özdağ ise 2003'te Yusufeli'nden MHP'ye üye olduğunu, ancak partinin üyeliğini Yargıtay'a bildirmediğini ileri sürdü.
Y A Z A R L A R
Fransa'ya karşı dava
Turgut Tarhanlı /RADİKAL
Geçen hafta, Fransa parlamentosunun ilk meclisinde kabul edilen yasa tasarısı, başka hukuki girişimleri de tetikleyebilecek gibi görünüyor.
TBMM'de, farklı milletvekillerince aylar önce verilen bazı yasa tekliflerinin kabulü veya bunlara yenilerinin eklenmesi ya da tümünün birleştirilmesiyle, benzeri yasaların Türkiye'de de kabul görüp görmemesi geçen hafta tartışıldı. Bu, hâlâ tamamen sönmüş görünmese de, en azından hükümetin açık bir desteğinden yoksun kaldığı anlaşıldı. Fakat başka girişimler de sökün etmeye başladı.
Her şeyden önce, tarihe yasalarla bakmayı zorunlu hale getiren, Fransa'daki bu saçmalığı benzeri bir tepkiyle karşılamak aklın kabul edebileceği bir şey olamazdı. Kaldı ki, zaten 20. yüzyıl başlarında bu topraklarda meydana gelen insani acıların, güya 'denkleştirici' (retributive) bir adalet anlayışı bağlamında kotarılan misilleme yasalarıyla tartışılması veya tartışılmasının engellenmesi, sadece trajikomik bir durumdur.
Fransa'da yürütülmesi önerilen 'aktivizm' çabalarını da, gerçek insan hakları aktivizmi ruhuyla bağdaştırabilmek mümkün değil. Çünkü, bir gerilimin taraflarından birine karşı, bunun savunduğunun tamamen zıddı beyanlarla yüklenmek, aslında aynı ipte oynamaktan farksız bir durum. Bu tavırların her ikisinde de, insanı ve onun acılarını görme çabasından çok, gücün konsolidasyonu belirgin bir hal alıyor. Bu nedenle, Fransa'da, bu yasa yürürlüğe girdikten sonra, oralara gidip veya orada yaşayan Türkleri ve hatta Fransızları teşvik ederek, 'Hayır, soykırım olmamıştır!' nidaları atmak, böylece kendi haklarında bir mahkûmiyet yolunu açarak, bu yasayı sorgulanır kılmak bir görüş elbette. Ancak, Türkiye'nin yurttaşları olarak, gerçekten istediğimiz böyle bir halat çekme yarışması mı?
Aynı yaklaşım biçimi, bu yasa tasarısının ifade özgürlüğünü ihlâl etme olasılığına bağlı olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Fransa'ya karşı bireysel davalar açılması önerisinde de kendini gösteriyor. Bu girişimi, bireysel başvurular yerine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, örneğin bir 'devlet başvurusu' (m. 33) mekanizmasıyla düşünmek belki anlaşılabilir olabilirdi. Ama bireysel davalar konusunda değil. Çünkü Türkiye yurttaşları olarak, bizim öncelikle ilgilenmemiz gereken hukuk kuralları ve bunlara ilişkin uygulamalar bu ülkedeki hukuk ve uygulamasıdır. Tartıştığımız ve başka ülkeleri dava etmeye giriştiğimiz konulardaki ifade özgürlüğünü, bu ülkede savunmakta ve korumakta büyük sorunlarımız varken ve benzeri girişimler bu konuda yeterince dillendirilmekten uzaktayken, Fransa üzerinden ifade özgürlüğünü tartışmak, biraz kolay bir hak mücadelesi olmaz mı?
Üstelik böyle bir girişim, Türkiye'nin ilk kez bir uluslararası uyuşmazlığını hukuk önünde çözme girişimi olarak da nitelenemez. Türkiye'nin, hukuku kullanma becerisine bağlı olarak çözümlediği birçok uluslararası sorun oldu. Ve bu konulardaki başarılı sonuçlar hâlâ etkilerini sürdürmekte.
1915 ve sonrasındaki olaylar ve bunlardan doğan insani acıları düşünmek, düşündüklerimizi hemen mahkemelerde tescil ettirerek kıvanç duymak yerine, sadece düşünmeyi ve kavramayı gerektiriyor. Hukukun, bu çabalarında, insanları teşvik edici bir düzeni sağlama bakımından bir işlevi olabilir, ama bundan öte bir işlevi olamaz. Oysa adalet anlayışının olabilir. Çünkü nasıl bir adalet anlayışını benimsediğimiz sorusunun cevabı, aslında kendimizi nasıl tanımladığımızla ilgilidir. Bugünlerde, Fransızların nasıl saçmaladıklarını hukuken tahlil etmek ve buna cevaplar döşenmek yerine, kendimizi nasıl tanımlamak istediğimiz sorusuna yönelmemiz daha anlamlı olabilir. Bu yönelimde, kendimizinkilerin yanı sıra başkalarının acılarını görmeye de yer açıyor muyuz, yoksa buna hiç yerimiz yok mu? Kısaca, kendimizi nasıl tanımlıyoruz?
Adnan Oktar'ın para kaynağı ne?
Fatih Altayli @ SABAH
FATİH ALTAYLI /SABAH
"Adnanhoca-zede" aileler mahkemede ifade vermiş.
"Hem çocuklarımızın, hem bizim hayatımız mahvoldu" diye.
10 yıl kadar önce bu gruba bir anlamda "savaş açmıştım."
Yaptıkları rezillikleri gün ışığına çıkarmış, usanmadan üzerlerine gitmiştim.
Ben yazıyordum, birileri koruyordu.
Öyle ki, bunların evlerinden birine yapılan baskında bir grup "Adnan Hocacı" ile birlikte bir dönemin İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk de bulunuyordu.
Ben yazmaya devam ettim.
Onlar da benim hakkımda sağa sola bültenler yolladı.
Ne homoseksüelliğim kaldı, ne kadın satıcılığım, ne da akla hayale gelmeyecek iftiralar...
Umurumda değildi. Yazdım. Ta ki, birileri bunların üzerine gidinceye kadar.
Sonunda Adnan Oktar ve müritleri hakkında davalar açılmaya başlandı.
Bazıları tutuklanıp cezaevine konuldu, bazıları yurtdışına kaçtı.
Benim de müdahiller arasında olduğum dava sürüyor.
Adnan Oktar ise dışarıda ve faaliyetlerini sürdürüyor.
Ve hala müthiş bir maddi gücü var. Binlerce kitap basıp dağıtıyor, trilyonlar harcıyorlar.
Geçenlerde utanmadan bana da yeni kitaplarını yollamışlar.
Müthiş bir ciltle çevrelenmiş, birkaç yüz sayfalık dev bir kitap.
Maliyetinin korkunç olduğu açık.
Ve bu kitaptan binlerce kişiye yollanmış. Merak ediyorum, bu değirmenin suyu nereden geliyor!
Bu grup bu parayı nereden kazanıyor. Vergi veriyorlar mı?
Maliye Bakanlığı bu konuda bir bilgi verebilir mi?
MHP’de yumruklar erken konuşuyor
Yalçın DOĞAN /HÜRRİYET
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, MHP kongresinden korkuyor mu? Kongrede genel başkanlığı kaybedebileceğine ilişkin bir korku mu taşıyor?
19 Kasım’da MHP’nin kongresi toplanıyor. Kongrede, olağan olarak genel başkan seçimi var. Genel başkan adaylarından biri de, Prof. Dr. Ümit Özdağ. Ne var ki, Özdağ’ı, aday yapmamak için MHP’de dönmeyen dolap kalmıyor.
Bu olay nedeniyle, Yargıtay ile Danıştay arasındaki hukuk anlayışı farkı ise, konuyu, MHP çerçevesinden alıp, daha genel bir niteliğe taşıyor.
ÜYELİK SORUNU
Ümit Özdağ Ankara’da oturuyor. MHP’ye üye olmak için başvuruyor. Ancak, MHP Ankara il ve ilçe örgütleri Özdağ’ı bir türlü partiye kaydetmiyor.
2003’te bir Artvin gezisinde, Artvin’in Yusufeli İlçesi MHP örgütü durumu öğreniyor, "Oturma (ikametgah) belgelerinizi buraya aldırın, sizi partiye biz burada üye kaydedelim" diyor. Özdağ kabul ediyor ve Yusufeli’den MHP’ye üye oluyor. MHP içindeki komedi bundan sonra başlıyor.
Siyasal Partiler Yasası açısından, parti üyeliği önemli. Üye olmayan, genel başkanlık dahil, parti yönetiminde herhangi bir göreve seçilemiyor.
YARGITAY REDDİ
Özdağ 2005’te Yargıtay’a başvurarak, üyelik durumunu soruyor. Yargıtay’a soruyor, çünkü Yargıtay partilerin üyelik sicilini tutuyor. Partiler, her altı ayda bir, Yargıtay’a üye listelerini veriyor.
Yargıtay, MHP’ye soruyor. MHP, "Özdağ’ın üyelik kaydına rastlanmamıştır" diyor. Yargıtay, buna dayanarak, "siz MHP üyesi değilsiniz" kararına varıyor. Oysa, Artvin ve Yusufeli MHP örgütlerinin düzenledikleri belgelerde hiçbir eksik yok. Bu durum, hukuki yolla da, tespit ediliyor.
MHP Genel Merkezi’nin bildirimini dikkate alan Yargıtay, Özdağ’ın MHP üyeliğini kendi kayıtlarına geçirmeyi reddediyor.
GÖREVE SON
Özdağ Danıştay’a başvuruyor.
Danıştay, Yargıtay kararının tersine, Özdağ’ın Yargıtay tarafından MHP’ye üye kaydının yapılması gerektiğine karar veriyor.
Yargıtay ile Danıştay birbiriyle çelişen karar veriyor. Dün hukukçulara soruyorum, bu terslik pek sık rastlanan bir olay değil. Ama, sonuçta Özdağ’ın MHP üyeliği hukuken gerçekleşiyor.
Türkiye’de böyle bir durumda, herhangi bir siyasal parti yönetimi ne yapıyor? Hepsi aynı. Bileşik kaplar mantığı derhal devreye giriyor.
MHP Genel Merkezi, Artvin ve Yusufeli MHP yönetimlerini görevden alıyor. Demokratik bir biçimde!
SUÇ DUYURUSU
İşi, yine de, sağlam kazığa bağlamak gerek. Görevden almak yetmiyor.
MHP Genel Merkezi geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuyor. Ümit Özdağ ile Özdağ’ı üye yapan MHP Yusufeli örgütünün iki yöneticisi hakkında.
Görevi kötüye kullanma, sahtecilik, adli mercileri iğfal ve Siyasal Partiler Yasası’na muhalefet suçlarından üç ay ile bir yıl arasında hapis cezası istemiyle, suç duyurusu.
Özdağ’ın parti üyeliğini önleyemeyen MHP Genel Merkezi, onun genel başkanlık adaylağını engellemek üzere, her yolu deniyor.
Aksi hayal ama, bir an için Devlet Bahçeli’nin bunlardan haberi yok, diyelim. Safça düşünelim.
Bahçeli’ye düşen, çıkıp açıkça, "kongrede Ümit Özdağ dahil, herkes genel başkanlığa adaydır" diyebilmeli. Suç duyurusunu geri çekip, kongrede demokratik (!) bir yarışı benimsemeli.
Siyasal partilere halk neden güvenmiyor, siyasetçinin karnesi Türk halkının gözünde neden kırık notlarla dolu, gibi sorulara, son yanıt Ümit Özdağ’ın partisiyle macerası.
MHP kongrelerinde sandalyelerin havada uçuşmasına, yumrukların savrulmasına alışkınız. Sandalyeler bu kez havada biraz erken uçuşmaya başlıyor.
Kongrede Bahçeli’nin açış konuşmasında, MHP ve demokrasi üzerine nutuk atacağına hiç kuşkum yok.
stayyar@stargazete.com
Türkiye - AB Troykası Bakanlar Toplantısı’na büyük önem veren Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak Lüksemburg uçağındayız.
Allah’a şükür, ruh sağlığım yerinde
Vatan Gazetesi’nin Pazar ekinde, aralarında Ertuğrul Özkök ve Fatih Altaylı’nın da bulunduğu çok sayıda ünlü gazeteciyle yapılmış söyleşiler yayınlandı.
Bakan’ı helikopterle kaçırdım
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Lüksemburg yolculuğu sırasında, gazetecilerle sohbet ederken, 1997 yılında bakanken başından geçen ilginç bir öyküyü anlattı.
Ergun BABAHAN [Sabah ]
Her düşünce akımı içinde hoşgörüsüz, aykırı sesi yasayla susturmaya çalışan insanlar çıkar. Çıkması doğaldır. Türkiye'nin AB yolunda attığı adımlardan huzursuz olan, tarihe yönelik her tartışmayı Türklüğe karşı olarak değerlendiren ve önüne gelen herkese dava açan Kemal Kerinçsiz resmi ideolojinin bir sözcüsü olarak davranıyor.
Avukat Kerinçsiz kendisine ters gelen, onu rahatsız eden herkesi ve her eylemi dava ederek kendisine bir ün sağladı.
Muhafazakar kesim de hoşgörüsüzlükte geri kalmadığını ispat çabası içinde anlaşılan.
Vatan gazetesinde dün Devrim Sevimay, Profesör Dr. Muazzez İlmiye Çığ ile konuşmuştu.
Atatürkçü çizgiye inancını vurgulayan Çığ, Türkiye'nin önde gelen Sümeroloğu, yani Sümer tarihi uzmanı.
Çığ yaptığı araştırmalar sonucu Sümerlerin de Türkler gibi Ortaçağ'dan geldiğini tespit etmiş ve Sümerlerle bizim aramızda kan bağı olabileceğini düşünüyor.
Buna gerekçe olarak da iki dil arasındaki benzerlikleri ortaya koyuyor. Mesela Sümerce'de alım Türkçe'de alımlı, bab-baba, es-esmek, gim-kim, gules-güleç, ib-ip, kıya-kıyı, ulu-ulu, kusu-koşu gibi...
Profesör Çığ'ın bir başka tespiti daha var. Başörtüsü veya türbanın ilk kez Sümerler devrinde "genel kadınlar" ca kullanıldığını iddia ediyor.
Profesör Çığ'a göre, Sümer tapınaklarındaki rahibelerin bir görevi de genç erkekleri cinsel yönden eğitmek. Bunlara "genel kadın" deniliyor.
Bu kadınların görevi seks yapmak ama bunlar fahişe değil. Çünkü bu işi para karşılığı yapmıyor. Genel kadın, Sümerlerde her şeyi öğreten bir varlık olarak görülüyor.
Bir kısım muhafazakarları kızdıran iddiası da şu: Bu kadınlar diğer rahibelerden ayrılmak için başörtüsü takıyor, oysa sokaktaki fahişeler başörtüsü takamıyor. Çığ'ın deyimiyle bu sadece mabetlerde görevli kadınlara özel bir durum.
Şimdi bu Sümerler Milattan Önce 3500 ile 2000 arasında Mezopotamya'da yaşamış.
Mezopotamya insanlık tarihindeki yeri nedeniyle bütün bilim adamlarının ilgisini çeken bir bölge.
Prof. Çığ da bu halkın tarihiyle ilgilenmiş ve bu bilgisini hem öğrencileriyle, hem de bizimle paylaşmış.
Ancak Çığ'ın başörtüsüyle ilgili iddiaları İzmirli Avukat Yusuf Akın'ı rahatsız etmiş. Akın da rahatsız olmakla kalmamış, kalkmış Prof. Çığ aleyhine dava açmış.
Çığ'ın yargılandığı madde "Basın yoluyla kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlere hakaret etme."
Bilimsel bir çalışmanın dava konusu olması Türkiye'de yeni bir konu değil. İsmail Beşikçi bu nedenle yıllarca hapis yattı.
Ancak bu dönemin geride kaldığını sandığımız bir dönemde kendi davasına inanan avukatların edebi eser, bilimsel çalışma demeden önüne gelene dava açması, savcıların da bunları ciddiye alması adaletin saygınlığına gölge düşürüyor.
Türkiye kitap yazmanın, fikir açıklamanın, bilimsel çalışma yapmanın suç sayıldığı bir ülke görüntüsüne bürünüyor ve bunu hak etmiyor.
Sosyal politika ölmüş diyeler
Umur TALU [ Sabah ]
Prof. Cahit Talas ölmüş.
89 yaşında. Allah rahmet eylesin.
Talas, uyduruk demokrasimiz ile kaydırık kapitalizmimizin "asgari vicdan" ı olmaya, vicdanı kurumlaştırmaya çalışan bir "Çalışma" cı idi.
Memleket hakikaten "kapitalist demokrasi" ise, anayasada "sosyal devlet" yazıyorsa, ciddi bir şey olduğuna inanırdı.
Nice siyasetçi, darbeci, işadamı, gazeteci, hatta zamane demokratı umursamasa da, demokratik kapitalizmin, "işçi sınıfı mücadeleleri" yle "vicdan" edinebildiğini;
Ona "sosyal politika, sosyal devlet" filan dendiğini anlatmaya çabalardı.
"Sendika, emeklilik, sigorta, toplu sözleşme, iş hukuku" gibi, kiminin tiksindiği, ağzına almadığı, alana biber sürdüğü, demode saydığı, komünizme yamayıp daha kolay küfür edilmesini umduğu, onlara tutunan insanları aşağıladığı ve aşağılara yuvarladığı kavramlar, değerler, kazanımlar!
"Cahit Hoca" Mülkiye'de "Sosyal Siyaset" kürsüsü kurmuştu.
12 Eylül'ün "demokrasiye geçiren" kuşkusuz "En büyük Atatürkçü" generalleri, şimdi demokrasicilik oynayan iş dünyasının o günkü babalarına armağan olsun diye "sosyal politika" yı ezmişti ya;
"Emir profesörü" YÖK de, hiç utanmayan koca koca profesörler eliyle, üniversiteden "düşünce" atıyor ve tadilat yapıyordu.
"Cahit Bey" in kürsüsünün adı yurt çapında infaz edildi; "sosyal" ile "politika" yasaktı ve ilelebet milletin aklından, kalbinden sökülmeliydi.
Bu nevi kürsüler "Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri" oldu. İlişkili duruma kavuştu!
Bir darbeyle doğan "sosyal politika" fikrini, bir başka darbeyle, aynı "Atatürkçülük" iddiasındaki askerler yok ediyordu.
Bizden de onları sanki hep aynı görüştelermiş gibi değerlendirmemiz isteniyordu.
Bir diğer "sosyal politikacı" Prof. Alpaslan Işıklı'ya göre, "Cahit Hoca" o dersi çoktan almıştı.
12 Mart yandan darbesinde gözaltında 18 gün "çok hoyratça muamele" ye maruz kalmıştı.
"Kendisi gibi yurtsever, Atatürkçü bir insana böyle şeylerin nasıl yapılabildiği" ne şaşırmıştı.
Şunu da sormuş muydu, bilmiyoruz:
"Yurtsever, Atatürkçü olduğunu söyleyen insanlar böyle şeyleri nasıl yapabilirdi!"
İşte o 12 Mart'tan şu 12 Eylül'e gelindiğinde, Cahit Talas kazınan kürsüsünün, arkadaşlarının, öğrencilerinin peşinden emekli oldu.
Talas, 1961'de "Çalışma Bakanı" sıfatıyla, "Avrupa Sosyal Şartı" nı imzalamıştı.
Sosyal haklar, insan haysiyetine uygun çalışma ve ücret vesaire.
"Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti" nin sağlı sollu politikacıları, askeri iktidarları, işadamları ve ağaları bu "imza" yı önce 28 yıl uyuttular; hukuka geçirmediler. Daha doğrusu, hakka, hukuka geçirip durdular!
Sosyal Şart'ı ilk imzalayan 16 Avrupa ülkesinden Türkiye, ancak 28 yıl sonra bunu "sözde" uygularken, kuşa döndürdü.
Her yanını çekincelerle bezedi.
"Sosyal politika" ile "sınıf mücadelesi fikri" zaten "Kenan Paşa ve heyeti" nce oyulmuş, sözde haklar da öksüz bir kuş gibi, hem de zincirlenip kafese konmuştu.
Bir sır vereyim mi:
"Kenan Paşa" nın "Şart" a zulmü ne ise, sonraki ve bugünkü sivil arkadaşların tavrı da daha şefkatli olmadı.
Darbeninki eşsiz olsa da, sanki, her iktidarın ilk şartı, altta kalanın canını çıkarmaktı!
"Cahit Hoca" böyle bir sermaye, demokrasi, darbe, sille, üniversite, şart şurt ve postallanmış sosyal politika tarihinde, "Ulan şu düzeniniz azıcık namuslu, birazcık insani, bir parmak vicdanlı olsun" diye düşüne, yaza, anlata ve üzüle üzüle bugünlere geldi ve veda etti.
Böyle demek tuhaftır, keşke daha da çok olsaydı ömrü ama; bu ahval ve şerait altında, yine uzun yaşadı inadına!
Şimdi "sosyal politika" nice demokratın mönüsünde dahi yok.
Demokratlık var ama sosyallik modaya uymuyor.
Kazım YILMAZ [ Takvim ]
Dün Fransız malı da satan bir arkadaşım aradı. Konuşmak istediği konu güncel ve ilginçti. Fransız malları boykot edilir ve elindeki mallar satılamazsa ne yapacaktı? İade etse firma almayacağı için ne yapacağını soruyor.
Vergi Usul Kanunu'ndaki bir hükme göre, bir malın yılsonundaki satış bedeli maliyet bedeline göre yüzde 10 ve daha fazla düşüklük gösterirse emsal bedeli stok değeri olarak alınabilir. Emsal bedeli de, ya satış fiyatına göre ya da takdir komisyonu kararı ile belirlenir.
Diyelim ki, boykot nedeniyle bir Fransız malı maliyetinin çok altında fiyatla ancak satılabiliyor. 10 liraya alınan mal ancak 5 liraya satılabiliyor. Bu durumda yıl sonunda stokta bulunan Fransız malları 5 lira bedelle gösterilir ve aradaki fark zarar yazılır. Ancak bunun için, bu fiyata satılan mal miktarının stoktaki malın yüzde 25'inden az olmaması gerekir. Örneğin, stokta 20 tane mal varsa düşük bedelle satılan malın en az 5 tane olması gerekir.
Ya da diyelim ki, mallar hiç satılamaz oldu. O zaman yıl sonunda vergi dairesine bir dilekçeyle başvurularak satılamayan bu mallar için emsal bedeli takdir edilmesi istenir. Takdir komisyonu da gerçekten bu mallar boykot nedeniyle satılamıyorsa düşük bir bedel tespit eder. Aradaki fark da gider yazılır.
Nobel Ödülü vergiye tabi mi?
Kestirmeden söyleyelim, hayır. Çünkü Gelir Vergisi Kanunu'nun 29'uncu maddesinde 'ilim ve fenni, güzel sanatları' teşvik etmek amacıyla verilen ikramiye ve ödüller Gelir Vergisi'nden istisna edilmiştir. Edebiyat ödülü bir teşvik ödülüdür ve Gelir Vergisi'nden istisnadır. Bir kişiden diğerine geçen varlığın geçişi ya karşılıklıdır ya da karşılıksızdır. Karşılıklı ise Gelir Vergisi'nin konusuna girer karşılıksız ise Veraset ve İntikal Vergisi'nin. Bilimi, fenni, güzel sanatları teşvik için verilen ödüllerin karşılıklı olduğu kabul edildiği için Gelir Vergisi kapsamına alınmıştır. Yani Veraset ve İntikal Vergisi'nin kapsamına girmezler. Ama Sibel Can, Jokey Kulübü Başkanı Umur Tamer'in hediye ettiği yarış atı için Veraset ve İntikal Vergisi ödeyecek.
Nazım İmar Planı, İmar Yasası'nın 5. maddesinde '...arazi parçalarının; genel kullanış biçimlerini, başlıca bölge tiplerini, bölgelerin gelecekteki nüfus yoğunluklarını, gerektiğinde yapı yoğunluğunu, çeşitli yerleşme alanlarının gelişme yön ve büyüklükleri ile ilkelerini, ulaşım sistemlerini ve problemlerinin çözümü gibi hususları göstermek ve uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas olmak üzere düzenlenen (...) plandır' biçiminde tanımlanıyor.
Geçtiğimiz hafta Büyükşehir Belediye Meclisi'nde kabul edilerek kesinleşen 'İzmir Kentsel Bölge Nazım İmar Planı' üzerine sürdürülen tartışmaların hiçbirisinde plana yönelik eleştirilerin bu tanıma dayanmadığını görüyoruz. Belki de bu nedenle tartışmanın tarafları arasında sağlıklı bir diyalog kurulamıyor. Planı eleştirenlerin tamamına yakını yasadaki tanıma değil, istek ve beklentilerinin meclisçe onaylanan planda karşılanmamış olmasına dayanıyorlar. Eleştiri sahiplerinin bir bölümü onaylanan planın İzmir'in önünü açacak; geleceğine yön verecek özelliklere sahip olmadığını da iddia ediyorlar.
Geleceğin İzmir'inin ticaret, turizm, kültür; fuarlar ve kongreler kenti olmasına yönelik hedef üzerinde hemen her kesimin görüş birliği içinde olduğu anımsanırsa eleştiri sahiplerinin ne demek istedikleri daha açık anlaşılabilecektir. Eleştirilerinde bu iddiaya yer verenlerin gözden kaçırdıkları bir konuyu anımsatmakta yarar görüyoruz. İmar Yasası ile nitelikleri belirlenmiş olan nazım imar planının kentin iktisadi yaşamındaki sürükleyici sektörleri seçmek, o sektörleri geliştirmek amacıyla alınacak önlemleri saptamak ve zaman içinde oluşan artı değerin toplumsal kesimler arasında nasıl bölüşüleceğini göstermek gibi bir işlevi yoktur. Bunların sağlanması amacıyla hazırlanması gereken belge bölge planıdır ve yine 3194 sayılı İmar Yasası bu planı yapma görevini Devlet Planlama Teşkilatı'na (DPT) vermiştir.
Anılan Yasa'nın 8. maddesinde bölge planı '...sosyo-ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak plan' olarak tanımlanmaktadır. Yasaya göre bu planları gerekli gördüğü hallerde DPT yapacak ya da yaptıracaktır. Yasanın yürürlüğe girdiği 1984 yılından bu yana DPT hiçbir bölge planı yapmamış ya da yaptırmamıştır. Bir başka deyişle, DPT, bölge planı yapılmasını ülkemizin hiçbir yöresi için 'gerekli' görmemiştir!
İzmir'in yeni nazım imar planının adında 'bölge' sözcüğüne yer verilmiş olması kimseyi yanıltmamalıdır. Onaylanan planın İmar Yasası'nda adı geçen 'bölge planı' ile hiçbir ilgisi ve benzerliği yoktur.
DPT, kentimizin de içinde bulunduğu bölgenin iktisadi ve toplumsal gelişme eğilimlerini, gelişme potansiyelini, sektörel hedefleri, iktisadi faaliyetlerin ve alt yapıların bölge içindeki dağılımını belirleyen ve bunların nasıl geliştirileceğini gösteren bir bölge planı hazırlamış olsaydı yeni nazım plan da kuşkusuz bu plana dayalı olarak hazırlanacaktı. Böylece, bir bölge planının gerçekçi ve güvenilir verilerine dayalı olarak hazırlanacak nazım imar planı da işlevlerinin üzerine çıkan beklentilerin muhatabı olmayacaktı.
Bir ödül ve bir yasa
İlter TÜRKMEN iturkmen@hurriyet.com.tr
12 Ekim günü Nobel Edebiyat Ödülü’nün Orhan Pamuk’a verildiğini ve Fransa Millet Meclisi’nin "Ermeni soykırımı"nın inkárını cezalandıran yasa tasarısının kabul ettiğini neredeyse aynı anda öğrendik.
O günden beri de bu iki olay Türkiye’de sürekli tartışılıyor.
İkisi arasında bağlantı kurmak isteyenlerin sayısı az değil. Orhan Pamuk’a ödülün, eserlerinin edebi değerinden dolayı değil, Türkiye’de infial doğuran bazı siyasi görüşlerini mükáfatlandırmak için verildiğini düşünüyorlar. Bazıları da sırf mesleki kıskançlıkla ödülü eleştiriyorlar.
* * *
Bana göre Orhan Pamuk’a verilen ödülü, her türlü siyasi unsurdan tamamen soyutlamak doğru olur. İsveç Bilim Akademisi, ödülün neden verildiğini şu şekilde açıkladı: "(Pamuk) doğduğu şehrin melankolik ruhu peşinde koşarken kültürler arasındaki çatışma ve bağlar örgüsüne ilişkin yeni semboller keşfetmiştir." Pamuk’un eserlerinin kırk kadar yabancı dilde okunduğunu, ona Nobel Ödülü verilmesinin tartışmalı siyasi görüşlerini açıklamasından çok önce de söz konusu olduğunu unutmamalıyız.
Nihayet, eserlerinin değerini nasıl küçümseyebiliriz? Pamuk zaman ve mekánı aşan bir hayal gücüne sahip romancı olarak tanınıyor. Ünlü Fransız yazar Marcel Proust gibi dış dünyanın bütün aktör ve eylemlerine kendi iç yaşamı prizmasından bakıyor, algılama ve tepkileriyle bunları yeni bir boyuta taşıyor.
İsveç Akademisi’nin sözünü ettiği doğduğu şehrin, İstanbul’un ruhuna aynı prizmadan, aynı hassasiyetle yaklaşıyor, onun hüznünü ve gizemini okuyucularına aktarabiliyor.
* * *
Ödülü Pamuk ile birlikte aslında İstanbul kazandı, bütün Türkiye kazandı. Gerçek değerlerimizle gurur duymaktan kaçınmayalım. İlk defa bir Türk’ün Nobel Ödülü kazanmış olmasının sevincini gölgelemeyelim. Pamuk’u kutlamak, neden bazı siyasi beyan ve yaklaşımlarını tasvip etmek anlamına gelsin?
Fikirleriyle hiç mutabık olmadığınız bir insanın başarılarını takdir etmek, ona saygı duymak normal bir şey değil midir? Bir fizikçimiz Nobel Ödülü’nü kazansa, bazı siyasi görüşlerini yadırgadığımız için sevinmeyecek miyiz?Geçmiş yıllarda Názım Hikmet ve Yaşar Kemal’in Nobel Ödülü’nü almaları daha mı az tartışma yaratırdı?
Başbakan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın meseleye bu şekilde yaklaşarak Pamuk’u tebrik etmeleri, ancak takdirle karşılanabilir. Bu olgunluğu gösteremeyenler ise dikensiz gül bahçesi saplantısı ve hayaliyle bakalım nereye varacaklar?
* * *
Fransa Millet Meclisi’nin kararına gelince; bu kararın beklenenden çok daha fazla tepki çektiği görülüyor. Fransız hükümeti ve Türkiye’nin "Ermeni soykırımı"nı tanımasına taraftar olduğunu Erivan’dayken söyleyen Cumhurbaşkanı Chirac, tasarıya muhalefetlerini dile getirdiler. Karar kabul edilirken mecliste milletvekillerinin ancak beşte biri hazır bulunuyordu.
Fransa ve Avrupa basınının hemen tamamı sert eleştirilerde bulundular. Tarihçiler, senato da kararı onaylarsa Cumhurbaşkanı’ndan Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasını isteyeceklerini açıkladılar. Kanunlarla tarih yazmanın büyük bir hata olduğu fikri genel tasvip gördü.
Chirac, Başbakan’ı arayarak tasarının yasallaşmasını önlemek için elinden geleni yapacağını vaat etti. Bu tepkiler yalnızca Ermeni iddialarının tarihi gerçeği yansıttığı inancını da ister istemez sarsacak ve aksi görüşü de öğrenmek arzusunu doğuracaktır. Konunun tarihçiler tarafından ele alınması yolundaki önerilerimizin şimdi daha fazla destek bulması şaşırtıcı olmaz.
Fransa’nın hatasını akılcı bir politikayla avantajımıza çevirebiliriz. Kendimize zarar verecek önlemlere hükümetin ihtiyatla yaklaşması da çok yerindedir.
Vergiler artmazsa bu yazıyı yemeye hazırım
Şükrü KIZILOT skizilot@yaklasim.com
PAZAR günü, başta Hürriyet olmak üzere, tüm gazetelerde önemli bir açıklama vardı.
Maliye Bakanı "Üzerine basa basa açıklıyorum; ne yeni vergiler gelecek ne de mevcut vergilerde artış olacak" diyordu.
Pazar sabahı bu müjdeyi okuyanlar herhalde güne iyi başlamış ve "Ohh be... 2007’de yeni vergi yokmuş, mevcut vergiler de artmayacakmış. Ne güzel dünya" diye düşünmüşlerdir.
Bu arada Gözcü, olaya farklı yaklaşmış ve haberi birinci sayfada "Unakıtan’ın sözleri korkuttu" başlığıyla vermişti. Gözcü’de yer alan habere göre; Maliye Bakanı’nın sözleri üzerine vatandaşlar "Ne zaman böyle deseler, vergiler artıyor, zamlar geliyor. Biz artık ’zam yok’ sözlerini "Hazırlanın yeni kazıklar geliyor" olarak anlıyoruz. Yine bizi yakacaklar" diyordu.
MECLİS’TEKİ VERGİLER
Bakan’ın açıklamasını okuyanlara, şu anda Meclis’te olan İl Özel İdaresi ve Belediye Gelirleri Kanunu Tasarısı’nı hatırlatalım. Bu tasarı ile, çok sayıda vergi ve harç geliyor, bazı vergi ve harçlar da artırılıyor... Örneğin, binaların Emlak Vergisi oranı yüzde 50, arazilerin de yüzde 100 artırılıyor... Turizme Konaklama Vergisi getiriliyor. Doğalgaz ve tüpgaza da yeni vergi geliyor. Otopark harcı, taksi durağı harcı, kahvehane, internet kafe gibi yerlere Eğlence Vergisi getiriliyor, mevcut vergi ve harçlar da artırılıyor.
Basında "Vatandaş, sıkılmış limondan beter olacak", "Sağa dön vergi sola dön vergi", "Vergi ve zam yağmuru" gibi başlıklarla duyurulan bu vergilerle ilgili soruyu, Maliye Bakanı "O vergi ve harçların, bizimle ilgisi yok. Başbakanlığın tasarısı" diye yanıtlamış.
Demek ki 2007’de yeni vergi var ama Maliye getirmiyor. Başbakanlık getiriyor!..
İşin doğrusu, vatandaşı, vergileri kimin getirdiği değil, vergi gelip gelmediği ya da mevcut vergi ve harçlarda artış olup olmadığı ilgilendiriyor.
YOĞURT YİYEN
Maliye Bakanı’nın, "O bizim değil Başbakanlığın tasarısı" demesi, "Yoğurt yiyeni karıştırma" fıkrası gibi...
Adamın biri genç yaşta evlenir. İki yıl sonra, karısıyla bir çocuğunu bırakıp, yurt dışına çalışmaya gider. Beş yıl sonra döndüğünde, karısı ile birlikte üç çocuk bulur. En küçüğü, önüne kasesini almış, hem yoğurdunu yiyor hem de ona bakıyormuş. Adam sormuş;
- Yahu hanım, bunlar da kim?
- Şu büyüğü ilk çocuğun değil mi? Ne çabuk unuttun.
- Ya şu ortanca?
- Ona da sen giderken hamileydim. Sen gittikten sonra doğdu.
- Peki şu yoğurt yiyen ufaklık, o ne zaman oldu?
- Canım, sen de yoğurt yiyeni karıştırma. O oturmuş, yoğurdunu yiyor.
2007 VERGİ ARTIŞLARI
Maliye Bakanı, "2007 yılında mevcut vergilerde artışa gidilmeyecek" diyor ama artış yapılması kaçınılmaz. Örneğin; 2007 yılında alınacak;
- Damga vergisi,
- Yargı, noter, trafik, pasaport, diploma ve diğer harçlar,
- Usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezaları, trafik cezaları,
- Bina, arsa ve arazi vergileri,
- Motorlu Taşıtlar vergisi
ve daha bir çok vergi, harç ve ceza, bu yılın sonuna kadar artırılacak. Ayrıca, yıl sonuna kadar yasalaşacağı açıklanan Gelir Vergisi Kanunu ile de yeni vergiler geleceği kuşkusuz.
İnanmayan, bu yazıyı kesip saklasın. Yıl sonuna kadar, yukarıda örneği verilen, mevcut vergi ve harçlarda artış olmazsa, kestiğiniz yazıyı bana gönderin. Özür dilemeye ve "bu yazıyı yemeye" hazırım...
İzleyin bakalım ne olacak...
| Basinda Yargi Haberleri... |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) Derleme : Metin OZDERIN |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |

